25 Kasım 2012 Pazar

Halil Cibran aforizmalarından bana kadar seçmeler


İçimdeki “ben” dostum, sessizlik konağında
oturur ve sonsuza kadar orada kalacak,
anlaşılmadan, yaklaşılmadan.
***
Sen körsün, bense sağır ve dilsiz;
O halde elini ver ki, birbirimizin farkına varalım.
***
Tanıdığım her büyük adamın kişiliğinde,
onun büyüklüğünü açıklayan küçük şeyler
olduğunu farkettim, bütün o büyüklükleri
uyuşukluktan, delilikten ve intihardan
alıkoyan işte bu küçük şeylerdi.
***
Ve eğer kalbinizi, yaşamınızın günlük mucizelerini
hayranlıkla izlemek üzere açarsanız, 
acınızın,
neşenizden hiç de daha az harikulade
olmadığını göreceksiniz. 
Ve kırlarınızın üstünden, mevsimlerin geçişini 
kabul ettiğiniz gibi, aynı doğallıkla, kalbinizin
mevsimlerini de onaylayacaksınız.
Ve kederinizin kışını da, pencerenizden 
huzur içinde seyredeceksiniz.
***
Gerçekte siz, hazzınızla ıstırabınız arasında bir terazi
konumundasınız. Sadece boş olduğunuzda, hareketsiz
ve dengede kalabilirsiniz. Bir hazine avcısı, altın
ve gümüşünü tartmak için sizi kullandığında,
haz ve ıstırap kefeleriniz, ister istemez,
yükselip alçalacaktır.
***
Bugünün acısı, dünün hazzının anısıdır.
***
Gariptir ki, kimi zevklerin tutkusudur,
acılarımızın bir kısmını oluşturan.
***
Beni sempatilerinin sütüyle besliyorlar;
oysa bilseler benim o mamadan daha
doğduğum gün vazgeçtiğimi.
***
Cezirde bir dize yazdım kumun üzerine. Ve ona tüm
kalbimi verdim. Ve ruhumun tamamını. Medde
döndüm, yazdıklarımı okumak için. Ve
sahile vurmuş cahilliğime rastladım.
***
Ne gariptir ki toplum olarak, aklı yavaş olana değil de
ayağı yavaş olana, yüreği kör olana değil de
gözü kör olana acırız.
***
Birbirinizi sevin; ama sevgi bir bağ olmasın, daha ziyade,
ruhlarınızın sahilleri arasında hareket eden bir deniz gibi
olsun. Birbirlerinizin bardaklarını doldurun ancak 
aynı bardaktan içmeyin. Ekmeklerinizi paylaşın; ama
birbirinizinkini yemeyin.Beraberce şarkı söyleyin, dans
edin, coşun; fakat birbirinizin yalnızlığına izin verin; Tıpkı
bir lavtanın tellerinin ayrı ayrı olup, yine de aynı müzükle
titreşmeyi bilmeleri gibi. Birbirinize kalbinizi verin; ama
diğerinin saklaması için değil; çünkü yalnızca Hayat’ın eli,
sizin kalplerinizi kavrayabilir. Ve yan yana ayakta durun;
ama çok yakın değil, çünkü bir mabedin ayakları
arasında mesafe olmalıdır; Ve meşe ağacıyla selvi
ağacı, birbirinin gölgesi altında büyüyemez.
***
İçininizden kim içimdeki benliği bana ve ruhumu ruhuma
açıklayabilir? Aşk adına söyleyin, yüreğimde yanan,
gücümü tüketen veisteklerimi yok eden bu ateş nedir?
Ruhumu kavrayan bu yumuşak ve kaba gizli eller nedir;
yüreğimi kaplayan bu acı sevinç ve tatlı keder şarabı
nedir? Baktığım bu görünmeyen, merak
ettiğim, açıklanamayan, hissettiğim
hissedilemeyen şey nedir?
***
Ve arkadaşlarınıza, kendinizi olduğunuz gibi sunun. Eğer
dalgalarınızın cezrini bilecekse, meddini de bilmesine izin
verin. Çünkü salt zaman öldürmek için bir arkadaş
aramanızın anlamı olabilir mi? Onu, zamanı
yaşatmak için arayın. Çünkü o gereksinimlerinizi karşılamak içindir,
boşluğunuzu doldurmak için değil.
***
Dostum, sen ve ben yaşama yabancı kalacağız; ve
birimiz diğerine ve her birimiz kendine. Ta ki senin
konuşup benim dinleyeceğim güne dek. Senin sesini
kendi sesim sayarak, ve senin önünde dikileceğim ana dek,
bir aynanın önünde durduğumu düşünerek.
***
Sırtını güneşe çevirirsen gölgeden başka bir şey
göremezsin. Onlara güneşi işaret ettim,
onlar parmaklarıma baktılar.
***
Doğuştan gelen kusurlarını sonradan edindiğin erdemlerinle
örtmeye kalkma ne olur. Ben küçük kusurlarıma
son derece bağlıyım. Çünkü onlar,
bana has birer zenginliktir.
***
Bir gerçek; her zaman  bilinmek
ama ara sıra söylenmek içindir.
***
Ve deliliğimde hem özgürlüğü hem güvenliği buldum;
yalnızlığın özgürlüğünü ve anlaşılmazlığın güvenliğini,
bizi anlayanlar bizden bir şeyleri tutsak eder çünkü.
***
Siz kurallar koymayı çok seversiniz, ama kuralları
bozmayı daha çok seversiniz. Tıpkı okyanus kıyısında
sabırla kumdan kaleler yapan, sonra da kahkahalarla
onları deviren çocuklar gibi. Ancak siz kumdan
kalelerinizi yaratırken, okyanus
kıyıya kum taşımaya devam eder.
Ve siz onları yerle bir ederken, okyanus da
sizinle birlikte güler. Gerçekten de okyanus,
daima masum olanla beraber güler.
***
Kötü yanımın bana hiçbir zaman zarar vermemiş olması,
ama içimdeki erdemin bana zarardan başka
bir şey getirmemesi ne gariptir.
***
Su kaynaklarınız doluken,
susuz kalırsam diye korkulara kapılmak
en giderilmeyecek susuzluk değil de nedir?
***
Dünya kuruldu kururlalı biliniz; İnsan aşkın derinliğinin farkına,
ancak ayrılık saati gelip çattığında varır.
***
Bin bir türlü ifadesi olan bir yüzle; bir kayaya yapışıp
kalmış bir midye gibi tek bir ifadesi oaln yüz gördüm.
Parlak görünümü ile içerideki sıradanlığın saklandığı
bir yüz ile; parlak görünümü ile içerideki güzelliğin
belirginleştiği bir yüzü gördüm. Kırışıklarla dolu,
ancak hiçbir anlam taşımayan yaşlı bir yüz ile;
üstünde her şeyin apaçık göründüğü taptaze
bir yüz gördüm. Yüzlerde kendi gözlerimin
örülmüş olduğu doku aralıklarından
baktığım ve saklamakta oldukları
gerçeği hep aradığım için,
onları ben tanıyorum.
***


16 Kasım 2012 Cuma

Erkekler niye ağlamaz ?

     Erkekler ağlar. Hem de ağladı mı dağın titremesi gibi ağlarlar.Çok bilindik klişe: "Erkekler ağlamaz!" Yalan! Benim babam ağladı. Babam ağladı yahu gerisi önemli mi? Ben de ağlarım. Ama o kadar az ağlarım ki ağlayabildiğim gerçeğini unuturum. Her ağladığımda ilk kez gözyaşı akıttığımı sanarım. Neden "erkekler ağlamaz" denilecek kadar az ağlarım(ağlarız) peki? Duygusuzluktan veya çevreye zayıf görünme korkusundan değil. Emin ol o değil.

     Bir erkeği ağlatmak için tek bir duygunun yoğun baskısından fazlası gereklidir. Eğer aynı anda birbirinden alakasız beş-altı duyguyu birden hissettirebilirse sana birisi ya da bir şey. İçinde dizginlenemeyen garip bir girdap oluşur. Karnına bir yumruk vurup, yanaklarında ve dil altında acı bir tat bırakır. Son olarak kulaklarından göz çevrene hücum eder bu girdap. 

     Sen kaçınılmaza ulaşmışsındır artık. Geciktirmek için yutkunursun,sonra bir kez daha. Konuşmak istersin, sesin boğuklaşır. Ve içindeki girdabı verirsin dışarıya.

     Beni bu gece bunu yazmaya iten bir fotoğraf oldu mesela. İnsan gördüğü bir güzellik karşısında ağlamak ister mi? Bence ister. Çünkü güzellik sadece bir güzellik değildir aslında. O bugüne kadar erişmek isteyip erişemediğim herşey, aynı zamanda bu dünyada umudun var olduğunu gözleriyle müjdeleyen bir haberci. Cesaretsizliğim, dışarıdan hissedilmeyen egom, karamsarlığım, boşvermişliğim, özlemlerim... 

     Hiç tanımadığım birisi olarak, hiç tanımadığı biri tarafından üzerine hiç bu kadar düşünmediği bir fotoğraf hakkında bu kadar çok düşündüğümü bilse vereceği tepki ne olurdu acaba?  

     Ya da bu yazıyı okuyan sen? Senin verdiğin tepki ne oldu acaba? 



Hatırlat da haziranın sonunda çocukluğumu yakalım


Sen beni öpersen belki de ben fransız olurum
Şehre inerim bir sinema yağmura çalar
Otomobil icad olunur, zarifoğlu ölür
Dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür.

Senegalliler dahil değil.

Sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihablanır
Çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi
O vakit bir sufiyi darplarla gebertebilirsin
Hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin

Yoksa seni rahatsız mı ettim?

Sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur
Ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek
Elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
Elbette gayet rasyoneldir attan atlamak

Freud diye bir şey yoktur.

Sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
Belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
Bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
Yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.

Haydi iç de çay koyayım.

Ah Muhsin Ünlü

28 Ağustos 2012 Salı

Belkiler,sankiler falan...

-Benden ne istiyorlar anne? 
-Sen hep göz önündesin. Sen kurallara uyan çocuksun...

      Sonra sarıldık. O an ikimiz de birbirimizin neden bahsettiğini bilmiyorduk mesela. Çok sürmedi sarılma. Artık aradığım sığınma hissini orada da bulamıyorum çünkü. Ben aradığım çoğu şeyi bulamıyorum artık çevremde. İnsanlar mı değişti ben mi değiştim bilmiyorum. Olsun. Tamamen boşlukta sallanmaktan iyidir diyorum. Belki kendimi tamamen boşluğa bıraksam seni bulurum diyorum. Belki tamamen kaybolurum. Belki. Belki iyi bir şey bütün ağırlıklarından kurtulup rüzgarın estiği yere gitmek. Ama ben yapamadım/yapamıyorum/yapmak istemiyorum ve o kırılma noktasına gelene kadar da yapamam bunu. Hangi kırılma noktası? O kırılma noktası işte canım. Hani senin senin ve senin, çoğumuzun yaşadığı o kırılma noktası. Hani o güne kadar olduğun ya da olduğuna inandığın veya -başkalarının seni öyle görmesi yüzünden- üzerine yapışmış çekeleye çekeleye oldurduğun kişiliği tümüyle inkar edip çok kısa sürede bambaşka bir insan haline geldiğin o nokta. Biliyor musun? Ben o noktaya çok kafa yordum mesela. Nedir dedim insanları o noktaya iten şey. Bu işin belirli bir yaşı var mı? İçinden çıkamadım. İnsan içinden çıkılası bir varlık değil zaten. Boşuna elektronik cihazlarla uğraşmayı seçmedim. Hem daha kendime adam akıllı bir teşhis koymamışken bana mı kaldı etraftaki insanları çözümlemek? Sahi şimdi hatırladım. Sen kimsin daha onu da bilmiyorum aslında.Her yüzde her gülüşte sana dair izler arıyorum. Her seferinde buldum diyorum. Bu sefer sensin işte. Ama ilk zamanlar beliren yüzün gün geçtikçe eksiliyor ve gidiyorsun yine uzaklara yine boşluklara. Sen mesela kendini özgür ruh olduğuna inandırmışlardansın. O kadar hızlı o kadar devingen o kadar değişkensin ki ayak uydurmak için kendimi tüketiyorum. Sana ulaşmak için kullandığım her araç tek tek geride kalıyor. Boşlukta ayağımın altına zar zor döşediğim her basamak sallanıyor. Ve bende ne geri dönmek için yeterli korku ne de bilinmezliğe gitmek için yeterli cesaret var. Kurallara uyan çocuktan kuralsızlığa anca bu kadar gidilebiliyor. Sana bir şey söyleyeyim mi? Bir gün içindeki o yangın sönecek. Oraya buraya çarpmaktan yorulacaksın, ileri gitmek için ne gücün ne de arzun kalacak. İşte o ara ben hala düşmemiş olursam birlikte döneriz sıkıcı dünyamıza. Hem zaten gözlerin. Onlar sende olduğu sürece benim sana hayır diyebileceğim bi dünya yok. Öyle işte.

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Psikoz Hikayeler No:2 - İlahi Olmayan Tarafından Bi Komedya -



Psikoz Hikayeler No:2-Karadelik

"Kafanı göğsüme yasladığında hissettim ilk kez o duyguyu. Karmaşık karanlık bir duygu. O anın mutluluğu ve huzurunu yaşarken bir yandan seni kaybetme korkusuyla içim ürperiverdi.  “Sanki göğsümde açılmış koca bir karadelik var, sanki seni yutuvericekmiş gibi geliyor.” dedim. Sen gülümsedin sadece. Ve bir gün bu bedene sığmamaya başladı o koca kara delik. Benden soyutladı kendini  fakat seni değil beni çekmeye başladı içine.."

Bi dakika harbiden çekiyor bu beni! Hassss! Noluyo lan?

Yeşil yolda yürüyorum, yeşil yolda yürüyorum.(Ahoy yeşil yol! Acaba idam hükümlüsü müyüm yoksa gardiyan mı?)

-Patron!
(İşte dev zenci John Coffey! Bana mı dedi acaba?)
-Yaklaş patron.
(Dur, dur! İdamlık olan ben değilim demek ki gardiyanım ben.-Aferin zeki- Ama hangisi acaba? Tom Hanks olsa bari ya. Diğer dallama olmasın neydi adı? Heh Percy! O ipne olmasın da.)
-Niye yaklaşıyım ki sana?
-Yaklaş patron korkma!
(Patron falan diyor bana. Kesin Tom Hanksim olm. Çağırdı madem gidelim bakalım. Ağzımı yüzümü böceğimsi kötülük bıcırları ile doldurmasa bari)
-Noldu Coffey?
-Sana yardım etmek istiyorum patron.(Elini atar)
-Ananı! Coffey dur lan napıyosun?
-Kusura bakma patron. Alışkanlık işte.(Gülüşmeler) Senin problem kafadaydı sahi. Dur kıpraşma.
-Coffey yavaş ol kafa önemli agaaaaaaa!
Demeden müthiş bir baş ağrısıyla birlikte yoğun bir ışık huzmesi çıktı kafamdan ve o ışıklar birer ışın demeti halini alıp o ana kadar boş olan bütün hücreleri teker teker doldurdular.
-Gez o hücreleri patron.

      Dinledim onu. Dinlemek zorundaydım sonuçta bu saçma rüyada-evet rüya olduğunu anladım tabi zekiyim ne de olsa- napıcağımı bilen tek adam oydu. En yakındaki hücreye gittim. Bıyıklı,beyaz atletli,dişlek bir mahkum oturmuş kendi kendine bir şarkı mırıldanıyordu.

-Hacı merhaba isim nedir?
-Farrokh Bulsara 
-Hımm.(Bir yerlerden tanıdık geldi. )Nerelisin peki?
-Zanzibar adasındanım(şimdiki Tanzanya’nın bir parçası) ama Hindistanda okudum. Sonra Zanzibara geri döndüm. Devrim olunca da hoop İngiltere’nin yolunu tuttuk. Karışık anlayacağın.
-Anladım. Karışıkmış cidden. Ayıptır sorması neden düştün sen hapise?

(Birden müzik yükselmeye başladı. Farrokh hücrenin içindeki piyanonun başına geçti.-Hücrenin içinde piyano var kafalara gel-Senfonik bir girişten sonra duygusal kısım başladı.)

-Mama, just killed a man
Put a gun against his head
Pulled my trigger, now he's dead
Mama, life had just begun
But now I've gone and thrown it all away
Mama, ooo
Didn't mean to make you cry
If I'm not back again this time tomorrow
Carry on, carry on, as if nothing really matters
Too late, my time has come
Sends shivers down my spine
Body's aching all the time
Goodbye everybody - I've got to go
Gotta leave you all behind and face the truth
Mama, ooo…

- Geç de olsa tanıdım kendisini. Bu harikuleyt müziği dinledim canlı canlı. Sonra da müsadesini alıp ayırıldım Freddie reisin yanından. Daha keşfedilecek çok hücre var ama zamansal bir sıkıntım olduğunu da sanmıyorum. Neyse yeşil yolda yürüyorum.

Şu ilerideki hücreden tanıdık bi “vıııın” sesi ve mavi bir ışık geliyor mesela. “Acaba?” diyorum ne de olsa kendi rüyamdayım. Yavaşça içeri doğru bakıyorum Obi-wan Kenobi! Hadi bakalım buyur! Bunun burda ne işi var ya? En sevdiğim, hikayede kendimi en çok özdeşleştirdiğim, en baba karakterdir bu. Hiç düşünmeden kapıyı açıp çıkartıyorum. Gardiyanım sonuçta.

-Üstad(koskoca Jedi Master adam saygı duyuyorum tabi) sizi buraya kim kapattı? Neden kaçmadınız?
Obi-wan sadece bakıyor. Yüzünde her zamanki bilgeliğinden eser yok. Bana verecek bir öğüdü yok. Hüzünlü hüzünlü bakıyor bana. Sanki az önce Anakin’in kolunu bacağını kesip, onu yanmaya terk etmiş de gelmiş. “Seviyosan git konuş abi” diyesi geliyor insanın. Ben içinde bulunduğumuz hali anlamaya çalışırken Bohemian Rhapsody bitiyor . Yenisi başlıyor. Yine tanıdık yine bende geçmişi olan bir şarkı.(El Tango de Roxanne-Moulin Rouge(2001) soundtrack)

Obi-wan birden değişip,nazik, süklüm püklüm, oyun yazarı genç oğlan Christian oluveriyor. Nerden çıktığını anlamadığım iki dansçı tangoya başlıyor. Şarkıda üstadın kısmı geliyor:

-His eyes upon your face,
His hand upon your hand,
His lips caress your skin,
It's more than I can stand!

Roxanne!

Why does my heart cry?

-Üstad yapma nolur sen de mi ya? (Üstad  koca bir duygu yumağını daha karnıma koyup gidiyor. Öyle bir şey ki içinde hüzün, pişmanlık, öfke,kabullenememe ve buruk mutlulukların saçma oranlarda ayarlanmış bir kokteyli var.)

    Uzaklaşıyorum oradan da. Yeşil yolda yürümeyip koşuyorum artık. Pek tadı kalmadı bu rüyanın uyansam iyi olacak. Dur dur şu hücrenin de kapısı açıldı. İçeriden yan yana yürüyen takım elbiseli üç adam çıkıyor.(Müzik değişti:Little Green Bag) Yaklaştıkça yüzleri belirginleşiyor yavaş yavaş. Oha! Muhteşem üçlü: Onur Ünlü-Emrah Serbes-Murat Menteş! Murat cebinden tekel 2000 paketini çıkarıyor. Paketin arkasına hafifçe vurup ömrünün son dakikalarını, içen kişinin ömründen çalacak o tek sigarayı çıkartıyor. Arkasından hastası olduğum metalik bir ses ve yine hastası olduğum koku takip ediyor onu. Ama bi sorun var Zippo yanmıyor. Hemen cebimdeki babadan çarpma (Ocak 1995 yapımı,annemin babama yıldönümü hediyesi) Zippoya davranıp sigarayı yakıyorum. Bir yandan da gülüyorum içimden. Sözde kız sigarası yakmak için-sigara içmediğim halde- yanımda taşıdığım zippoyu, arkadaşlarımın sigarasını yakmak dışında kullanmadım sayılır. Ha haksızlık etmeyelim kampüsteki tatlı hatunun sigarasını yakmıştım bir kez. Neyse yakıyorum Murat abimin sigarasını ve söze giriyorum. Umutluyum bu kez.

-Vay vay abilerim çok seviyorum sizi.(Ne kadar yavşakça!) O zor dönemi sizin sayenizde aştım. Çok büyük hayranınızım diyorum.
Yüzlerinde hoşnutsuzluktan bozma inanmamış bir ifade oluşuyor şimdi. Ufaktan da bir aşağılama sosu.(İlk baştaki yavşak tavırdan olsa gerek) Emrah Serbes çıkışıyor bana: “Afilli Filintalarda iki yazımı okudun diye hayranım mı oldun la?(La tabi Behzatı yazan adam la demeyecekte ne diyecek?) Behzat’ın ikinci sezonda takip etmeye başladın. İlk sezonu da geçen yaz kapattın zaten.” Düşünüyorum adam haklı. Bozulmuş bir halde Murat Menteş’e dönüyorum.(Ne de olsa sigaradan doğan bir iletişim var aramızda)

-Abi kitap(Dublörün Dilemması) çok güzeldi elimden düşürmedim.
-Eyvallah da diğer kitabı(Korkma Ben Varım) okudun mu koçum? Ya da Standart FMde program(Nunchaku) yapıyoruz onu dinledin mi bir kere?
-Ya fırsat olmadı maalesef deyip son bir umut Onur Ünlü’ye bakıyorum:

-Leyla ile Mecnun(2011)’un zaten hastasıyım. Acı Aşk(2009) var sonra Güneş’in Oğlu(2008) muazzam bir filmdi. Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim sizin tam manasıyla hayranınızım.
-Peki Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi(2011)’ni izledin mi?
-Ya onu izlemeyi çok istedim ben ama olmadı. Sinemada yakalayamadım bazı sebeplerden ötürü. Sonra da aynı sebeplerden ötürü izlemek istemedim filmi. Çünkü o filmi izlerken muhakkak o sıkıntılı dönemim gelecekti aklıma.

Onur kızdı. Bunu yüz ifadesinden anlamak kolaydı. Çünkü geçen sene Gazideki söyleşide sahneye zıplayan seyirciler, oyuncularla fotoğraf çektirmeye başlayıp söyleşiyi söyleşi olmaktan çıkardıklarında da böyle sinirlenip sahneyi terk etmiş,ortalık sakinleşince geri dönmüştü. Fakat bu kez ortamı terk etmek yerine farklı bir şey yaptı.

-Seni biriyle tanıştırayım o zaman. Seveceğine eminim. Hatta sen kesin onun da hayranısındır. Mr. Brown! Mr. Blonde’u da alıp biraz buraya gelebilir misiniz?

   İki takım elbiseli daha çıktı. İlki Mr. Browndu.-yani Quentin Tarantino- Ben ağzımı açmaya;Tarantino’nun mübarek elini öpmeye fırsat bulamadan müzik yeniden değişti.(Stuck in the Middle with You) Tarantino'nun heyecanıyla ikinci takım elbiseliye bakmamıştım. Gelen dev cüssesi, neşeli dansı ve elindeki usturasıyla Mr. Blonde-yani Michael Madsen- idi.Bana doğru yaklaşmaya başladı. Filmden edindiğim tecrübeyi göz önünde bulundurarak kaçmanın en doğru seçenek olduğuna karar verdim.(Tarantino’nun elini başka zaman öperiz artık)
  
    Yine yeşil yol yine ben. Koşuyorum koşarken düşünüyorum: Ne saçma bi rüya görüyorum ben he! Koşuyorum, nereye koştuğumu bilmiyorum. Ortam soğumaya başlıyor, üşüyorum. Donmamak için koşmak lazım koşuyorum, karamsar yarı depresif bir duman kaplıyor etrafı(liseli ergen pesimist dönemin bi yansıması herhalde deyip aldırmıyorum), koşuyorum, koşuyorum. Etrafımı tek bacaklı testere dişli kedi gözlü küçük çocuklar, dev yaratıklar, binbir türlü karanlık ucube sarıyor. Elimde beliren kılıçla(Narsil) yoluma çıkan yaratıkları kesmeye başlıyorum. Bakmadan savuruyorum kılıcı. Koşabildiğim kadar hızla koşarken gözüm bir köşeye takılıyor. Bütün o karmaşa hiç yokmuş gibi sakin bir şekilde köşede birasını içen taş gibi bir kız görüyorum. Ama bu kız da normal değil anasını satıyım! Bildiğin boynuzu var bunun bi tane. 

Aha! Güzel ama tek boynuzlu kız mı? Hilal! O an ben de yaratıkmış, ucubeymiş sallamıyorum geri dönüp yanına gidiyorum. Hakikaten de o.

-Hilal sen misin gerçekten?
-Ne sandın ya….(sinkaflı küfür)
-Hakkaten de sensin. Ulan dur bi dakika Hilal burdaysaa(processing %78) yok artık! Bildiğin Bugs Bunny çizgi filmine çevirdik olayı! Halbuki on numara İnception olurdu ya neyse.

-Kenan! Kenan Yarar!

Gölgelerin arasından üç numara saçlı, dövmeli bir adam çıktı. Şak şak şak şak! Bravo Eren!

-Abi bu ne biçim giriş ya çok klasik olmadı mı?
-Ya tamam be oğlum! İki dakika klişe yaşatmadın şurda!
-Ne işim var benim burda abi niye uğraşıyosun durduk yere benle? İşin gücün yok mu? Dergiye çizim falan yetiştir, hayran sayfanla uğraş facebookta! Hem senin yerin ayrıdır bende. Sever sayarım. Senin referansınla ilişkiye başladım ben ayıptır!
-O nasıl oluyo o?
-İşte ben seni takip ediyodum,çizimlerini falan seviyorum. Sonra biz bunla tanıştık o da hayranın çıktı. Pozitif bir izlenim çok bulunmayan bir ortak nokta oluyosun doğal olarak.
-Oğlum manyak mısın? Penguende çiziyorum lan ben Penguende! Ülkenin en çok okunan iki mizah dergisinden biri. Nasıl bilinmem? Madem ilişki kıstasın böyle boktan e gel benim hayran sayfasından ayarlayalım bişeyler sana?
-Abi yok öyle olmaz o işler. Kıstaslardan biri sendin sadece. Hem sen cevap vermedin gargaraya getirme hala niye uğraşıyosun abi benimle?
-Uğraşıyorum çünkü sen hakikaten beceremiyosun bu işi. Hadi hikayelerin ismini direk benim köşeden çaktın eyvallah. E ilki de fena değildi hani çalar saatli falan. Ama iki numara kara delik nedir be koçum? Ben 2-3 yıl önce çizdim onu. Kara delik değil de çukur olarak. Kendin ol oğlum biraz!
-Acı konuşuyosun ama abi. İki yıl sonra bişey yazacak olmuşum direk heves kırıyosun. Tamam, o olayı rafa kaldıralım o zaman. Çok da hevese girdimdi ama kaç zamandır toparlayamıyordum zaten bu hikayeyi. E sen de bu kadar prodüksiyona girmişsin yazmayız abi ayıp ediyosun.
-Hadi elin boş da dönme bak fikir vereyim sana. Şu içinde bulunduğun saçmalığı yaz mesela. Yalnız bu sefer beni karıştırma gözünü seveyim.
-Peki hafız(samimiyeti ilerlettim) karıştırmam merak etme. Uyanmasam mı acaba ben artık?

Uyandım.Baktım ekrana bir süre boş boş. Ctrl+A,delete.

Yeni başlık:

Psikoz Hikayeler No:2 –İlahi Olmayan Tarafından Bi Komedya


9 Eylül 2010 Perşembe

Psikoz Hikayeler No:1 - Duvar Saati -

(uzun süredir hikaye yazmak için aklıma güzel bişey gelmiyordu. saat 09.30 sularında yarı uykulu vaziyette aklıma düşen bu fikir Penguende severek takip ettiğim üstad Kenan Yarar’ın psikoz hikayeler köşesindeki hikayeciklerinden esinlenildiği için bu adı aldı. üstada selamlar olsun buradan…)

Ersin yavaş adımlarla evine çıkan 5 basamağı tırmandı. -Zaten giriş katında oturmanın nispeten düşük kira ödemekten başka tek iyi yanı buydu.- Elindeki poşetleri tek eline toplayıp boşta kalan elini cebine attı. Hasss! “ Murphy yine benimle uğraşıyor” dedi içinden. Sonra sakinleşmeye çalışıp diğer eline aldı poşetleri ve bir kerede anahtarı deliğe soktu. Çevirdi. İçeri girdi. Evin kokusunu içine çekti. O karışık kokuda aradığı bir şey vardı. Rutubet, sigara, toz, yeni asılmış çamaşırlardan gelen deterjan kokusu ve evet nihayet Figenin kokusu. Gün boyu hasret kalıdığı koku. Tekrar sarılmayı arzuladığı insanın kokusu…

Elindekilerden kurtulup, yatak odasının yolunu tuttu. Attığı her adımda 15 yıllık parkeler gıcırdıyordu. Üstünü başını değiştirdi, saatini çıkarıp masasına koydu. Oturma odasına geçti. Birkaç spor haberi izleyip maç sonuçlarına baktı. Kafasını meşgul etmeye çalışıyordu ama zaten kafasını meşgul eden bir şey vardı: Sabah Figenle yaptıkları kavga. Aslında ilk kavgaları değildi. 2 yıllık evli bir çift olarak pek çok kere kavga etmiş, günlerce küs kalmışlardı. Ama bu sefer ki farklı geliyordu Ersine. Sanki bu sefer çok kırmıştı Figeni.

Tik tak tik tak… Saat ilerliyordu. Ersin sürekle kafasında o sabahı tekrar tekrar ve her seferinde kendi kabahatini daha da büyüterek yaşıyordu. Çok kötü şeyler söylemişti ona. Figen onu bırakıp gitse hakl…Yok yok olamaz böyle bi fikri aklına getirmek bile korkunçtu. Oysa ne kadar güzel başlamışlardı ilişkiye. Aralarındaki onca farka rağmen.

Şimdi burada dönüp onların hikayelerini anlatmam gerekiyor. Ama çok şey bilmiyorum ikisi hakkında da. “İlahi bakış açısı”nda olan birine ters bir durum deme şimdi. Ben de sadece bana bahsettikleri olaylar kadar hakimim onlara. Bildiklerimden bir kısmını paylaşıyorum sizinle. Hikayenin devamlılığı açısından faydalı bence. Ersinle Figen kolay kolay bir araya gelemeyecek iki karakterdi. Figen daha uçarı dışa dönük bir insanken Ersin kontrollü ve ufak tefek takıntıları olan biriydi. Ama ikisinin de en çok sevdiği şey diğerleriyle uzun uzun sohbet etmekti. Sohbetler sırasında Figenin ağzından çıkan 2-3 cümle Ersini sarhoş etmeye yetiyor, onu ne dediğini bilmez bir hale sokuveriyordu. Kendini toparlamaya çalışan Ersin bazen konuşamıyor, bazense işi geyiğe vurup muhabbetin içinden çıkıveriyordu. Bu halleri Figenin çok hoşuna giderdi. İşte böyle böyle, bir şekilde evliliğe kadar gittiler…

Tik tak tik tak… “Gideli saatler olmuş olmalı. Baksana ben eve geldim geleli kaç saat geçti. Yok yok çok kırdım kalbini.”

Tik tak tik tak… “Off gerçekten terk mi etti beni acaba? Yok yok olamaz yapmaz öyle şey.”

Tik tak tik tak git ti git ti… “Yok hayır olmaz gidemez!”

Tik tak tik tak KAÇ TI GİT Tİ… “Kaçtı mı benden gerçekten de? Kaçmadıysa bunca saat neden evde yok.”

Tik tak tik tak A RA SA NA… “Arıyorum, arıyorum telefonu kapalı. Hiç kapamazdı telefonunu.”

TİK TAK TİK TAK TERK E DİL DİN… “Terketti. Ben eve geleli 8 saat oldu. Kabul et artık. Benn... ”

Tik tak tik tak tik tak tik tak…

Şimdi girişteki beş basamağı çıkan Figendi. Anahtarın deliğini asla tek seferde tutturamazdı. Üçüncü denemesinde açtı kapıyı. Işıklar yanıktı. Demek ki Ersin eve gelmişti. Sabahki ufak tartışmalarından sonra Ersin dışarı çıkmış, Figen de evin içinde kalamayıp arkadaşına gitmişti. Her zamanki saçma tartışmalardan biriydi bu da. Ersin duvardaki saati atıp yenisini almak istemiş, Figen ise buna karşı çıkmıştı. Sonra eski defterler açılmış, bir tartışma alıp yürümüştü. Yeni bir kavga konusu olmaması için eve erken döndü. Zaten telefonu da kapanmıştı. Ersin için çok iyi bir malzeme olabilirdi bu konu.

Oturma odasına girdi o meşhur saat çarptı gözüne. Yere düşmüştü ama hala çalışıyordu. Dikkat etti, gariplik vardı: 6 saat birden ileriye atmıştı. Çok da aldırmadı. Ersini görmek istiyordu. Yavaş yavaş yatakodasına yöneldi. 15 yıllık parkeler tekrar gıcırdamaya başladı. Sonrasında derin bir sessizlik ve duyulan iki ses…

İlki Figenin acı bir çığlığıydı…

İkincisi ise Figene eski sevgilisi tarafından hediye edilmiş duvar saatinden gelen zalim kahkahalardı. Tik tak tik tak tik tak…

6 Eylül 2010 Pazartesi

soner sarıkabadayı üzerine

öncelikle burdan kendisi hakkında derin önyargılarım olduğu için özür diliyorum. gerçi sesimi duymaz ama olsun bir nevi vicdan rahatlatma. zaten bendeki bu önyargı olayı çok garip. bi insan hakkında çok kolay önyargı kurup ondan uzak durabiliyorum ama bi vesile olup o insanla temas haline geçersem bi o kadar çabuk yıkılıyor önyargılarım. belki bendeki enayi seviyesindeki "insanı olduğu gibi kabul edebilme" yeteneği(veya laneti) yüzünden kendi kendime geliştirdiğim bir savunma mekanizması. neyse sonerle olan durumun bunla bi alakasıy yok. hatta ilk izlenimim iyi olmuştu okanda izlemiştim. vay be adam bi liraya single çıkartmış işte ticari zeka dedim. fakat sonraları bir arkadaşımın sohbet sırasında "yanlış anlama soner sarıkabadayı fanı falan değilim ıyy kıro" şeklindeki söylemiyle önyargı yolundaki ilk adımımı attım. sonraları onu kızdırmak için sık sık olmayan soner hayranlığından dem vurdum bu sayede sonerin kıro işiliğine iyice inandırdım kendimi. sonraları piyasada hoşuma giden ne kadar şarkı varsa hemen hepsinin sonere ait olduğunu öğrendim. özellikle sertabın şarkıları.
sertab zaten başka bir yazı konusu. ileride "güzelliklerinden öte diğer özelliklerine hayran olduğum dişi varlıklar" adında bi derleme yaparsam ikinci sırada yer alacak kişidir. ilki kesinlikle gülse birseldir. sertabın bu son albümü çok güzel gerçekten özellikle koparılan çiçekler başyapıt denecek ölçüde. ve soner hakkında yavaş yavaş çatırdayan önyargılarım o şarkınında sonere ait olduğu bilgisiyle tuzla buz oldu. gerçekten takdir ettiğim bir müzisyen haline geldi pek içinde olmadığım pop dünyasında. umarım böyle devam eder. son olarak koparılan çiçeklerden bir bölümle veda ediyorum canlarım.

İyi ki varsın,
İyi ki sevmişim seni
Hem aldın, hem çaldın
Helal sana

Yok istemem diyen gönlüm
Çöle bile razı şimdi
Yanlış yola giden bendim
Lütfen dön gel