23 Temmuz 2012 Pazartesi

Psikoz Hikayeler No:2 - İlahi Olmayan Tarafından Bi Komedya -



Psikoz Hikayeler No:2-Karadelik

"Kafanı göğsüme yasladığında hissettim ilk kez o duyguyu. Karmaşık karanlık bir duygu. O anın mutluluğu ve huzurunu yaşarken bir yandan seni kaybetme korkusuyla içim ürperiverdi.  “Sanki göğsümde açılmış koca bir karadelik var, sanki seni yutuvericekmiş gibi geliyor.” dedim. Sen gülümsedin sadece. Ve bir gün bu bedene sığmamaya başladı o koca kara delik. Benden soyutladı kendini  fakat seni değil beni çekmeye başladı içine.."

Bi dakika harbiden çekiyor bu beni! Hassss! Noluyo lan?

Yeşil yolda yürüyorum, yeşil yolda yürüyorum.(Ahoy yeşil yol! Acaba idam hükümlüsü müyüm yoksa gardiyan mı?)

-Patron!
(İşte dev zenci John Coffey! Bana mı dedi acaba?)
-Yaklaş patron.
(Dur, dur! İdamlık olan ben değilim demek ki gardiyanım ben.-Aferin zeki- Ama hangisi acaba? Tom Hanks olsa bari ya. Diğer dallama olmasın neydi adı? Heh Percy! O ipne olmasın da.)
-Niye yaklaşıyım ki sana?
-Yaklaş patron korkma!
(Patron falan diyor bana. Kesin Tom Hanksim olm. Çağırdı madem gidelim bakalım. Ağzımı yüzümü böceğimsi kötülük bıcırları ile doldurmasa bari)
-Noldu Coffey?
-Sana yardım etmek istiyorum patron.(Elini atar)
-Ananı! Coffey dur lan napıyosun?
-Kusura bakma patron. Alışkanlık işte.(Gülüşmeler) Senin problem kafadaydı sahi. Dur kıpraşma.
-Coffey yavaş ol kafa önemli agaaaaaaa!
Demeden müthiş bir baş ağrısıyla birlikte yoğun bir ışık huzmesi çıktı kafamdan ve o ışıklar birer ışın demeti halini alıp o ana kadar boş olan bütün hücreleri teker teker doldurdular.
-Gez o hücreleri patron.

      Dinledim onu. Dinlemek zorundaydım sonuçta bu saçma rüyada-evet rüya olduğunu anladım tabi zekiyim ne de olsa- napıcağımı bilen tek adam oydu. En yakındaki hücreye gittim. Bıyıklı,beyaz atletli,dişlek bir mahkum oturmuş kendi kendine bir şarkı mırıldanıyordu.

-Hacı merhaba isim nedir?
-Farrokh Bulsara 
-Hımm.(Bir yerlerden tanıdık geldi. )Nerelisin peki?
-Zanzibar adasındanım(şimdiki Tanzanya’nın bir parçası) ama Hindistanda okudum. Sonra Zanzibara geri döndüm. Devrim olunca da hoop İngiltere’nin yolunu tuttuk. Karışık anlayacağın.
-Anladım. Karışıkmış cidden. Ayıptır sorması neden düştün sen hapise?

(Birden müzik yükselmeye başladı. Farrokh hücrenin içindeki piyanonun başına geçti.-Hücrenin içinde piyano var kafalara gel-Senfonik bir girişten sonra duygusal kısım başladı.)

-Mama, just killed a man
Put a gun against his head
Pulled my trigger, now he's dead
Mama, life had just begun
But now I've gone and thrown it all away
Mama, ooo
Didn't mean to make you cry
If I'm not back again this time tomorrow
Carry on, carry on, as if nothing really matters
Too late, my time has come
Sends shivers down my spine
Body's aching all the time
Goodbye everybody - I've got to go
Gotta leave you all behind and face the truth
Mama, ooo…

- Geç de olsa tanıdım kendisini. Bu harikuleyt müziği dinledim canlı canlı. Sonra da müsadesini alıp ayırıldım Freddie reisin yanından. Daha keşfedilecek çok hücre var ama zamansal bir sıkıntım olduğunu da sanmıyorum. Neyse yeşil yolda yürüyorum.

Şu ilerideki hücreden tanıdık bi “vıııın” sesi ve mavi bir ışık geliyor mesela. “Acaba?” diyorum ne de olsa kendi rüyamdayım. Yavaşça içeri doğru bakıyorum Obi-wan Kenobi! Hadi bakalım buyur! Bunun burda ne işi var ya? En sevdiğim, hikayede kendimi en çok özdeşleştirdiğim, en baba karakterdir bu. Hiç düşünmeden kapıyı açıp çıkartıyorum. Gardiyanım sonuçta.

-Üstad(koskoca Jedi Master adam saygı duyuyorum tabi) sizi buraya kim kapattı? Neden kaçmadınız?
Obi-wan sadece bakıyor. Yüzünde her zamanki bilgeliğinden eser yok. Bana verecek bir öğüdü yok. Hüzünlü hüzünlü bakıyor bana. Sanki az önce Anakin’in kolunu bacağını kesip, onu yanmaya terk etmiş de gelmiş. “Seviyosan git konuş abi” diyesi geliyor insanın. Ben içinde bulunduğumuz hali anlamaya çalışırken Bohemian Rhapsody bitiyor . Yenisi başlıyor. Yine tanıdık yine bende geçmişi olan bir şarkı.(El Tango de Roxanne-Moulin Rouge(2001) soundtrack)

Obi-wan birden değişip,nazik, süklüm püklüm, oyun yazarı genç oğlan Christian oluveriyor. Nerden çıktığını anlamadığım iki dansçı tangoya başlıyor. Şarkıda üstadın kısmı geliyor:

-His eyes upon your face,
His hand upon your hand,
His lips caress your skin,
It's more than I can stand!

Roxanne!

Why does my heart cry?

-Üstad yapma nolur sen de mi ya? (Üstad  koca bir duygu yumağını daha karnıma koyup gidiyor. Öyle bir şey ki içinde hüzün, pişmanlık, öfke,kabullenememe ve buruk mutlulukların saçma oranlarda ayarlanmış bir kokteyli var.)

    Uzaklaşıyorum oradan da. Yeşil yolda yürümeyip koşuyorum artık. Pek tadı kalmadı bu rüyanın uyansam iyi olacak. Dur dur şu hücrenin de kapısı açıldı. İçeriden yan yana yürüyen takım elbiseli üç adam çıkıyor.(Müzik değişti:Little Green Bag) Yaklaştıkça yüzleri belirginleşiyor yavaş yavaş. Oha! Muhteşem üçlü: Onur Ünlü-Emrah Serbes-Murat Menteş! Murat cebinden tekel 2000 paketini çıkarıyor. Paketin arkasına hafifçe vurup ömrünün son dakikalarını, içen kişinin ömründen çalacak o tek sigarayı çıkartıyor. Arkasından hastası olduğum metalik bir ses ve yine hastası olduğum koku takip ediyor onu. Ama bi sorun var Zippo yanmıyor. Hemen cebimdeki babadan çarpma (Ocak 1995 yapımı,annemin babama yıldönümü hediyesi) Zippoya davranıp sigarayı yakıyorum. Bir yandan da gülüyorum içimden. Sözde kız sigarası yakmak için-sigara içmediğim halde- yanımda taşıdığım zippoyu, arkadaşlarımın sigarasını yakmak dışında kullanmadım sayılır. Ha haksızlık etmeyelim kampüsteki tatlı hatunun sigarasını yakmıştım bir kez. Neyse yakıyorum Murat abimin sigarasını ve söze giriyorum. Umutluyum bu kez.

-Vay vay abilerim çok seviyorum sizi.(Ne kadar yavşakça!) O zor dönemi sizin sayenizde aştım. Çok büyük hayranınızım diyorum.
Yüzlerinde hoşnutsuzluktan bozma inanmamış bir ifade oluşuyor şimdi. Ufaktan da bir aşağılama sosu.(İlk baştaki yavşak tavırdan olsa gerek) Emrah Serbes çıkışıyor bana: “Afilli Filintalarda iki yazımı okudun diye hayranım mı oldun la?(La tabi Behzatı yazan adam la demeyecekte ne diyecek?) Behzat’ın ikinci sezonda takip etmeye başladın. İlk sezonu da geçen yaz kapattın zaten.” Düşünüyorum adam haklı. Bozulmuş bir halde Murat Menteş’e dönüyorum.(Ne de olsa sigaradan doğan bir iletişim var aramızda)

-Abi kitap(Dublörün Dilemması) çok güzeldi elimden düşürmedim.
-Eyvallah da diğer kitabı(Korkma Ben Varım) okudun mu koçum? Ya da Standart FMde program(Nunchaku) yapıyoruz onu dinledin mi bir kere?
-Ya fırsat olmadı maalesef deyip son bir umut Onur Ünlü’ye bakıyorum:

-Leyla ile Mecnun(2011)’un zaten hastasıyım. Acı Aşk(2009) var sonra Güneş’in Oğlu(2008) muazzam bir filmdi. Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim sizin tam manasıyla hayranınızım.
-Peki Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi(2011)’ni izledin mi?
-Ya onu izlemeyi çok istedim ben ama olmadı. Sinemada yakalayamadım bazı sebeplerden ötürü. Sonra da aynı sebeplerden ötürü izlemek istemedim filmi. Çünkü o filmi izlerken muhakkak o sıkıntılı dönemim gelecekti aklıma.

Onur kızdı. Bunu yüz ifadesinden anlamak kolaydı. Çünkü geçen sene Gazideki söyleşide sahneye zıplayan seyirciler, oyuncularla fotoğraf çektirmeye başlayıp söyleşiyi söyleşi olmaktan çıkardıklarında da böyle sinirlenip sahneyi terk etmiş,ortalık sakinleşince geri dönmüştü. Fakat bu kez ortamı terk etmek yerine farklı bir şey yaptı.

-Seni biriyle tanıştırayım o zaman. Seveceğine eminim. Hatta sen kesin onun da hayranısındır. Mr. Brown! Mr. Blonde’u da alıp biraz buraya gelebilir misiniz?

   İki takım elbiseli daha çıktı. İlki Mr. Browndu.-yani Quentin Tarantino- Ben ağzımı açmaya;Tarantino’nun mübarek elini öpmeye fırsat bulamadan müzik yeniden değişti.(Stuck in the Middle with You) Tarantino'nun heyecanıyla ikinci takım elbiseliye bakmamıştım. Gelen dev cüssesi, neşeli dansı ve elindeki usturasıyla Mr. Blonde-yani Michael Madsen- idi.Bana doğru yaklaşmaya başladı. Filmden edindiğim tecrübeyi göz önünde bulundurarak kaçmanın en doğru seçenek olduğuna karar verdim.(Tarantino’nun elini başka zaman öperiz artık)
  
    Yine yeşil yol yine ben. Koşuyorum koşarken düşünüyorum: Ne saçma bi rüya görüyorum ben he! Koşuyorum, nereye koştuğumu bilmiyorum. Ortam soğumaya başlıyor, üşüyorum. Donmamak için koşmak lazım koşuyorum, karamsar yarı depresif bir duman kaplıyor etrafı(liseli ergen pesimist dönemin bi yansıması herhalde deyip aldırmıyorum), koşuyorum, koşuyorum. Etrafımı tek bacaklı testere dişli kedi gözlü küçük çocuklar, dev yaratıklar, binbir türlü karanlık ucube sarıyor. Elimde beliren kılıçla(Narsil) yoluma çıkan yaratıkları kesmeye başlıyorum. Bakmadan savuruyorum kılıcı. Koşabildiğim kadar hızla koşarken gözüm bir köşeye takılıyor. Bütün o karmaşa hiç yokmuş gibi sakin bir şekilde köşede birasını içen taş gibi bir kız görüyorum. Ama bu kız da normal değil anasını satıyım! Bildiğin boynuzu var bunun bi tane. 

Aha! Güzel ama tek boynuzlu kız mı? Hilal! O an ben de yaratıkmış, ucubeymiş sallamıyorum geri dönüp yanına gidiyorum. Hakikaten de o.

-Hilal sen misin gerçekten?
-Ne sandın ya….(sinkaflı küfür)
-Hakkaten de sensin. Ulan dur bi dakika Hilal burdaysaa(processing %78) yok artık! Bildiğin Bugs Bunny çizgi filmine çevirdik olayı! Halbuki on numara İnception olurdu ya neyse.

-Kenan! Kenan Yarar!

Gölgelerin arasından üç numara saçlı, dövmeli bir adam çıktı. Şak şak şak şak! Bravo Eren!

-Abi bu ne biçim giriş ya çok klasik olmadı mı?
-Ya tamam be oğlum! İki dakika klişe yaşatmadın şurda!
-Ne işim var benim burda abi niye uğraşıyosun durduk yere benle? İşin gücün yok mu? Dergiye çizim falan yetiştir, hayran sayfanla uğraş facebookta! Hem senin yerin ayrıdır bende. Sever sayarım. Senin referansınla ilişkiye başladım ben ayıptır!
-O nasıl oluyo o?
-İşte ben seni takip ediyodum,çizimlerini falan seviyorum. Sonra biz bunla tanıştık o da hayranın çıktı. Pozitif bir izlenim çok bulunmayan bir ortak nokta oluyosun doğal olarak.
-Oğlum manyak mısın? Penguende çiziyorum lan ben Penguende! Ülkenin en çok okunan iki mizah dergisinden biri. Nasıl bilinmem? Madem ilişki kıstasın böyle boktan e gel benim hayran sayfasından ayarlayalım bişeyler sana?
-Abi yok öyle olmaz o işler. Kıstaslardan biri sendin sadece. Hem sen cevap vermedin gargaraya getirme hala niye uğraşıyosun abi benimle?
-Uğraşıyorum çünkü sen hakikaten beceremiyosun bu işi. Hadi hikayelerin ismini direk benim köşeden çaktın eyvallah. E ilki de fena değildi hani çalar saatli falan. Ama iki numara kara delik nedir be koçum? Ben 2-3 yıl önce çizdim onu. Kara delik değil de çukur olarak. Kendin ol oğlum biraz!
-Acı konuşuyosun ama abi. İki yıl sonra bişey yazacak olmuşum direk heves kırıyosun. Tamam, o olayı rafa kaldıralım o zaman. Çok da hevese girdimdi ama kaç zamandır toparlayamıyordum zaten bu hikayeyi. E sen de bu kadar prodüksiyona girmişsin yazmayız abi ayıp ediyosun.
-Hadi elin boş da dönme bak fikir vereyim sana. Şu içinde bulunduğun saçmalığı yaz mesela. Yalnız bu sefer beni karıştırma gözünü seveyim.
-Peki hafız(samimiyeti ilerlettim) karıştırmam merak etme. Uyanmasam mı acaba ben artık?

Uyandım.Baktım ekrana bir süre boş boş. Ctrl+A,delete.

Yeni başlık:

Psikoz Hikayeler No:2 –İlahi Olmayan Tarafından Bi Komedya


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder