Psikoz
Hikayeler No:2-Karadelik
"Kafanı
göğsüme yasladığında hissettim ilk kez o duyguyu. Karmaşık karanlık bir duygu.
O anın mutluluğu ve huzurunu yaşarken bir yandan seni kaybetme korkusuyla içim
ürperiverdi. “Sanki göğsümde açılmış
koca bir karadelik var, sanki seni yutuvericekmiş gibi geliyor.” dedim. Sen
gülümsedin sadece. Ve bir gün bu bedene sığmamaya başladı o
koca kara delik. Benden soyutladı kendini fakat seni değil beni çekmeye başladı içine.."
Bi
dakika harbiden çekiyor bu beni! Hassss! Noluyo lan?
Yeşil
yolda yürüyorum, yeşil yolda yürüyorum.(Ahoy yeşil yol! Acaba idam hükümlüsü müyüm yoksa gardiyan mı?)
-Patron!
(İşte
dev zenci John Coffey! Bana mı dedi acaba?)
-Yaklaş
patron.
(Dur,
dur! İdamlık olan ben değilim demek ki gardiyanım ben.-Aferin zeki- Ama hangisi
acaba? Tom Hanks olsa bari ya. Diğer dallama olmasın neydi adı? Heh Percy! O
ipne olmasın da.)
-Niye
yaklaşıyım ki sana?
-Yaklaş
patron korkma!
(Patron
falan diyor bana. Kesin Tom Hanksim olm. Çağırdı madem gidelim bakalım. Ağzımı
yüzümü böceğimsi kötülük bıcırları ile doldurmasa bari)
-Noldu
Coffey?
-Sana
yardım etmek istiyorum patron.(Elini atar)
-Ananı!
Coffey dur lan napıyosun?
-Kusura
bakma patron. Alışkanlık işte.(Gülüşmeler) Senin problem kafadaydı sahi. Dur
kıpraşma.
-Coffey
yavaş ol kafa önemli agaaaaaaa!
Demeden
müthiş bir baş ağrısıyla birlikte yoğun bir ışık huzmesi çıktı kafamdan ve o
ışıklar birer ışın demeti halini alıp o ana kadar boş olan bütün hücreleri
teker teker doldurdular.
-Gez
o hücreleri patron.
Dinledim
onu. Dinlemek zorundaydım sonuçta bu saçma rüyada-evet rüya olduğunu anladım
tabi zekiyim ne de olsa- napıcağımı bilen tek adam oydu. En yakındaki hücreye
gittim. Bıyıklı,beyaz atletli,dişlek bir mahkum oturmuş kendi kendine bir şarkı mırıldanıyordu.
-Hacı
merhaba isim nedir?
-Farrokh
Bulsara
-Hımm.(Bir
yerlerden tanıdık geldi. )Nerelisin
peki?
-Zanzibar
adasındanım(şimdiki Tanzanya’nın bir parçası) ama Hindistanda okudum. Sonra
Zanzibara geri döndüm. Devrim olunca da hoop İngiltere’nin yolunu tuttuk.
Karışık anlayacağın.
-Anladım.
Karışıkmış cidden. Ayıptır sorması neden düştün sen hapise?
(Birden
müzik yükselmeye başladı. Farrokh hücrenin içindeki piyanonun başına geçti.-Hücrenin
içinde piyano var kafalara gel-Senfonik bir girişten sonra duygusal kısım
başladı.)
-Mama,
just killed a man
Put a gun against his head
Pulled my trigger, now he's dead
Mama, life had just begun
But now I've gone and thrown it all away
Mama, ooo
Didn't mean to make you cry
If I'm not back again this time tomorrow
Carry on, carry on, as if nothing really matters
Put a gun against his head
Pulled my trigger, now he's dead
Mama, life had just begun
But now I've gone and thrown it all away
Mama, ooo
Didn't mean to make you cry
If I'm not back again this time tomorrow
Carry on, carry on, as if nothing really matters
Too
late, my time has come
Sends shivers down my spine
Body's aching all the time
Goodbye everybody - I've got to go
Gotta leave you all behind and face the truth
Mama, ooo…
Sends shivers down my spine
Body's aching all the time
Goodbye everybody - I've got to go
Gotta leave you all behind and face the truth
Mama, ooo…
-
Geç de olsa tanıdım kendisini. Bu harikuleyt müziği dinledim canlı canlı. Sonra
da müsadesini alıp ayırıldım Freddie reisin yanından. Daha keşfedilecek çok
hücre var ama zamansal bir sıkıntım olduğunu da sanmıyorum. Neyse yeşil yolda
yürüyorum.
Şu
ilerideki hücreden tanıdık bi “vıııın” sesi ve mavi bir ışık geliyor mesela.
“Acaba?” diyorum ne de olsa kendi rüyamdayım. Yavaşça içeri doğru bakıyorum
Obi-wan Kenobi! Hadi bakalım buyur! Bunun burda ne işi var ya? En sevdiğim,
hikayede kendimi en çok özdeşleştirdiğim, en baba karakterdir bu. Hiç
düşünmeden kapıyı açıp çıkartıyorum. Gardiyanım sonuçta.
-Üstad(koskoca
Jedi Master adam saygı duyuyorum tabi) sizi buraya kim kapattı? Neden
kaçmadınız?
Obi-wan
sadece bakıyor. Yüzünde her zamanki bilgeliğinden eser yok. Bana verecek bir
öğüdü yok. Hüzünlü hüzünlü bakıyor bana. Sanki az önce Anakin’in kolunu
bacağını kesip, onu yanmaya terk etmiş de gelmiş. “Seviyosan git konuş abi”
diyesi geliyor insanın. Ben içinde bulunduğumuz hali anlamaya çalışırken Bohemian
Rhapsody bitiyor . Yenisi başlıyor. Yine tanıdık yine bende geçmişi olan bir
şarkı.(El Tango de Roxanne-Moulin Rouge(2001) soundtrack)
Obi-wan
birden değişip,nazik, süklüm püklüm, oyun yazarı genç oğlan Christian
oluveriyor. Nerden çıktığını anlamadığım iki dansçı tangoya başlıyor. Şarkıda
üstadın kısmı geliyor:
-His
eyes upon your face,
His hand upon your hand,
His lips caress your skin,
It's more than I can stand!
His hand upon your hand,
His lips caress your skin,
It's more than I can stand!
Roxanne!
Why
does my heart cry?
-Üstad
yapma nolur sen de mi ya? (Üstad koca
bir duygu yumağını daha karnıma koyup gidiyor. Öyle bir şey ki içinde hüzün,
pişmanlık, öfke,kabullenememe ve buruk mutlulukların saçma oranlarda ayarlanmış
bir kokteyli var.)
Uzaklaşıyorum
oradan da. Yeşil yolda yürümeyip koşuyorum artık. Pek tadı kalmadı bu rüyanın
uyansam iyi olacak. Dur dur şu hücrenin de kapısı açıldı. İçeriden yan yana
yürüyen takım elbiseli üç adam çıkıyor.(Müzik değişti:Little Green Bag)
Yaklaştıkça yüzleri belirginleşiyor yavaş yavaş. Oha! Muhteşem üçlü: Onur
Ünlü-Emrah Serbes-Murat Menteş! Murat cebinden tekel 2000 paketini çıkarıyor.
Paketin arkasına hafifçe vurup ömrünün son dakikalarını, içen kişinin ömründen
çalacak o tek sigarayı çıkartıyor. Arkasından hastası olduğum metalik bir ses
ve yine hastası olduğum koku takip ediyor onu. Ama bi sorun var Zippo yanmıyor.
Hemen cebimdeki babadan çarpma (Ocak 1995 yapımı,annemin babama yıldönümü
hediyesi) Zippoya davranıp sigarayı yakıyorum. Bir yandan da gülüyorum içimden.
Sözde kız sigarası yakmak için-sigara içmediğim halde- yanımda taşıdığım
zippoyu, arkadaşlarımın sigarasını yakmak dışında kullanmadım sayılır. Ha
haksızlık etmeyelim kampüsteki tatlı hatunun sigarasını yakmıştım bir kez.
Neyse yakıyorum Murat abimin sigarasını ve söze giriyorum. Umutluyum bu kez.
-Vay
vay abilerim çok seviyorum sizi.(Ne kadar yavşakça!) O zor dönemi sizin
sayenizde aştım. Çok büyük hayranınızım diyorum.
Yüzlerinde
hoşnutsuzluktan bozma inanmamış bir ifade oluşuyor şimdi. Ufaktan da bir
aşağılama sosu.(İlk baştaki yavşak tavırdan olsa gerek) Emrah Serbes çıkışıyor
bana: “Afilli Filintalarda iki yazımı okudun diye hayranım mı oldun la?(La tabi
Behzatı yazan adam la demeyecekte ne diyecek?) Behzat’ın ikinci sezonda takip
etmeye başladın. İlk sezonu da geçen yaz kapattın zaten.” Düşünüyorum adam
haklı. Bozulmuş bir halde Murat Menteş’e dönüyorum.(Ne de olsa sigaradan doğan
bir iletişim var aramızda)
-Abi
kitap(Dublörün Dilemması) çok güzeldi elimden düşürmedim.
-Eyvallah
da diğer kitabı(Korkma Ben Varım) okudun mu koçum? Ya da Standart FMde program(Nunchaku)
yapıyoruz onu dinledin mi bir kere?
-Ya
fırsat olmadı maalesef deyip son bir umut Onur Ünlü’ye bakıyorum:
-Leyla
ile Mecnun(2011)’un zaten hastasıyım. Acı Aşk(2009) var sonra Güneş’in
Oğlu(2008) muazzam bir filmdi. Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim sizin tam
manasıyla hayranınızım.
-Peki
Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi(2011)’ni izledin mi?
-Ya
onu izlemeyi çok istedim ben ama olmadı. Sinemada yakalayamadım bazı
sebeplerden ötürü. Sonra da aynı sebeplerden ötürü izlemek istemedim filmi.
Çünkü o filmi izlerken muhakkak o sıkıntılı dönemim gelecekti aklıma.
Onur
kızdı. Bunu yüz ifadesinden anlamak kolaydı. Çünkü geçen sene Gazideki
söyleşide sahneye zıplayan seyirciler, oyuncularla fotoğraf çektirmeye başlayıp
söyleşiyi söyleşi olmaktan çıkardıklarında da böyle sinirlenip sahneyi terk
etmiş,ortalık sakinleşince geri dönmüştü. Fakat bu kez ortamı terk etmek yerine
farklı bir şey yaptı.
-Seni
biriyle tanıştırayım o zaman. Seveceğine eminim. Hatta sen kesin onun da
hayranısındır. Mr. Brown! Mr. Blonde’u da alıp biraz buraya gelebilir misiniz?
İki
takım elbiseli daha çıktı. İlki Mr. Browndu.-yani Quentin Tarantino- Ben ağzımı
açmaya;Tarantino’nun mübarek elini öpmeye fırsat bulamadan müzik yeniden
değişti.(Stuck in the Middle with You) Tarantino'nun heyecanıyla ikinci takım
elbiseliye bakmamıştım. Gelen dev cüssesi, neşeli dansı ve elindeki usturasıyla
Mr. Blonde-yani Michael Madsen- idi.Bana doğru yaklaşmaya başladı. Filmden
edindiğim tecrübeyi göz önünde bulundurarak kaçmanın en doğru seçenek olduğuna
karar verdim.(Tarantino’nun elini başka zaman öperiz artık)
Yine yeşil yol yine
ben. Koşuyorum koşarken düşünüyorum: Ne saçma bi rüya görüyorum ben he! Koşuyorum,
nereye koştuğumu bilmiyorum. Ortam soğumaya başlıyor, üşüyorum. Donmamak için
koşmak lazım koşuyorum, karamsar yarı depresif bir duman kaplıyor etrafı(liseli
ergen pesimist dönemin bi yansıması herhalde deyip aldırmıyorum), koşuyorum,
koşuyorum. Etrafımı tek bacaklı testere dişli kedi gözlü küçük çocuklar, dev
yaratıklar, binbir türlü karanlık ucube sarıyor. Elimde beliren kılıçla(Narsil)
yoluma çıkan yaratıkları kesmeye başlıyorum. Bakmadan savuruyorum kılıcı. Koşabildiğim
kadar hızla koşarken gözüm bir köşeye takılıyor. Bütün o karmaşa hiç yokmuş
gibi sakin bir şekilde köşede birasını içen taş gibi bir kız görüyorum. Ama bu
kız da normal değil anasını satıyım! Bildiğin boynuzu var bunun bi tane.
Aha!
Güzel ama tek boynuzlu kız mı? Hilal! O an ben de yaratıkmış, ucubeymiş
sallamıyorum geri dönüp yanına gidiyorum. Hakikaten de o.
-Hilal
sen misin gerçekten?
-Ne
sandın ya….(sinkaflı küfür)
-Hakkaten
de sensin. Ulan dur bi dakika Hilal burdaysaa(processing %78) yok artık!
Bildiğin Bugs Bunny çizgi filmine çevirdik olayı! Halbuki on numara İnception
olurdu ya neyse.
-Kenan!
Kenan Yarar!
Gölgelerin
arasından üç numara saçlı, dövmeli bir adam çıktı. Şak şak şak şak! Bravo Eren!
-Abi
bu ne biçim giriş ya çok klasik olmadı mı?
-Ya
tamam be oğlum! İki dakika klişe yaşatmadın şurda!
-Ne
işim var benim burda abi niye uğraşıyosun durduk yere benle? İşin gücün yok mu?
Dergiye çizim falan yetiştir, hayran sayfanla uğraş facebookta! Hem senin yerin
ayrıdır bende. Sever sayarım. Senin referansınla ilişkiye başladım ben ayıptır!
-O
nasıl oluyo o?
-İşte
ben seni takip ediyodum,çizimlerini falan seviyorum. Sonra biz bunla tanıştık o
da hayranın çıktı. Pozitif bir izlenim çok bulunmayan bir ortak nokta oluyosun
doğal olarak.
-Oğlum
manyak mısın? Penguende çiziyorum lan ben Penguende! Ülkenin en çok okunan iki
mizah dergisinden biri. Nasıl bilinmem? Madem ilişki kıstasın böyle boktan e gel
benim hayran sayfasından ayarlayalım bişeyler sana?
-Abi
yok öyle olmaz o işler. Kıstaslardan biri sendin sadece. Hem sen cevap vermedin
gargaraya getirme hala niye uğraşıyosun abi benimle?
-Uğraşıyorum
çünkü sen hakikaten beceremiyosun bu işi. Hadi hikayelerin ismini direk benim
köşeden çaktın eyvallah. E ilki de fena değildi hani çalar saatli falan. Ama
iki numara kara delik nedir be koçum? Ben 2-3 yıl önce çizdim onu. Kara delik
değil de çukur olarak. Kendin ol oğlum biraz!
-Acı
konuşuyosun ama abi. İki yıl sonra bişey yazacak olmuşum direk heves kırıyosun.
Tamam, o olayı rafa kaldıralım o zaman. Çok da hevese girdimdi ama kaç zamandır
toparlayamıyordum zaten bu hikayeyi. E sen de bu kadar prodüksiyona girmişsin
yazmayız abi ayıp ediyosun.
-Hadi
elin boş da dönme bak fikir vereyim sana. Şu içinde bulunduğun saçmalığı yaz
mesela. Yalnız bu sefer beni karıştırma gözünü seveyim.
-Peki
hafız(samimiyeti ilerlettim) karıştırmam merak etme. Uyanmasam mı acaba ben
artık?
Uyandım.Baktım
ekrana bir süre boş boş. Ctrl+A,delete.
Yeni
başlık:
Psikoz Hikayeler No:2 –İlahi Olmayan Tarafından
Bi Komedya
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder