9 Eylül 2010 Perşembe

Psikoz Hikayeler No:1 - Duvar Saati -

(uzun süredir hikaye yazmak için aklıma güzel bişey gelmiyordu. saat 09.30 sularında yarı uykulu vaziyette aklıma düşen bu fikir Penguende severek takip ettiğim üstad Kenan Yarar’ın psikoz hikayeler köşesindeki hikayeciklerinden esinlenildiği için bu adı aldı. üstada selamlar olsun buradan…)

Ersin yavaş adımlarla evine çıkan 5 basamağı tırmandı. -Zaten giriş katında oturmanın nispeten düşük kira ödemekten başka tek iyi yanı buydu.- Elindeki poşetleri tek eline toplayıp boşta kalan elini cebine attı. Hasss! “ Murphy yine benimle uğraşıyor” dedi içinden. Sonra sakinleşmeye çalışıp diğer eline aldı poşetleri ve bir kerede anahtarı deliğe soktu. Çevirdi. İçeri girdi. Evin kokusunu içine çekti. O karışık kokuda aradığı bir şey vardı. Rutubet, sigara, toz, yeni asılmış çamaşırlardan gelen deterjan kokusu ve evet nihayet Figenin kokusu. Gün boyu hasret kalıdığı koku. Tekrar sarılmayı arzuladığı insanın kokusu…

Elindekilerden kurtulup, yatak odasının yolunu tuttu. Attığı her adımda 15 yıllık parkeler gıcırdıyordu. Üstünü başını değiştirdi, saatini çıkarıp masasına koydu. Oturma odasına geçti. Birkaç spor haberi izleyip maç sonuçlarına baktı. Kafasını meşgul etmeye çalışıyordu ama zaten kafasını meşgul eden bir şey vardı: Sabah Figenle yaptıkları kavga. Aslında ilk kavgaları değildi. 2 yıllık evli bir çift olarak pek çok kere kavga etmiş, günlerce küs kalmışlardı. Ama bu sefer ki farklı geliyordu Ersine. Sanki bu sefer çok kırmıştı Figeni.

Tik tak tik tak… Saat ilerliyordu. Ersin sürekle kafasında o sabahı tekrar tekrar ve her seferinde kendi kabahatini daha da büyüterek yaşıyordu. Çok kötü şeyler söylemişti ona. Figen onu bırakıp gitse hakl…Yok yok olamaz böyle bi fikri aklına getirmek bile korkunçtu. Oysa ne kadar güzel başlamışlardı ilişkiye. Aralarındaki onca farka rağmen.

Şimdi burada dönüp onların hikayelerini anlatmam gerekiyor. Ama çok şey bilmiyorum ikisi hakkında da. “İlahi bakış açısı”nda olan birine ters bir durum deme şimdi. Ben de sadece bana bahsettikleri olaylar kadar hakimim onlara. Bildiklerimden bir kısmını paylaşıyorum sizinle. Hikayenin devamlılığı açısından faydalı bence. Ersinle Figen kolay kolay bir araya gelemeyecek iki karakterdi. Figen daha uçarı dışa dönük bir insanken Ersin kontrollü ve ufak tefek takıntıları olan biriydi. Ama ikisinin de en çok sevdiği şey diğerleriyle uzun uzun sohbet etmekti. Sohbetler sırasında Figenin ağzından çıkan 2-3 cümle Ersini sarhoş etmeye yetiyor, onu ne dediğini bilmez bir hale sokuveriyordu. Kendini toparlamaya çalışan Ersin bazen konuşamıyor, bazense işi geyiğe vurup muhabbetin içinden çıkıveriyordu. Bu halleri Figenin çok hoşuna giderdi. İşte böyle böyle, bir şekilde evliliğe kadar gittiler…

Tik tak tik tak… “Gideli saatler olmuş olmalı. Baksana ben eve geldim geleli kaç saat geçti. Yok yok çok kırdım kalbini.”

Tik tak tik tak… “Off gerçekten terk mi etti beni acaba? Yok yok olamaz yapmaz öyle şey.”

Tik tak tik tak git ti git ti… “Yok hayır olmaz gidemez!”

Tik tak tik tak KAÇ TI GİT Tİ… “Kaçtı mı benden gerçekten de? Kaçmadıysa bunca saat neden evde yok.”

Tik tak tik tak A RA SA NA… “Arıyorum, arıyorum telefonu kapalı. Hiç kapamazdı telefonunu.”

TİK TAK TİK TAK TERK E DİL DİN… “Terketti. Ben eve geleli 8 saat oldu. Kabul et artık. Benn... ”

Tik tak tik tak tik tak tik tak…

Şimdi girişteki beş basamağı çıkan Figendi. Anahtarın deliğini asla tek seferde tutturamazdı. Üçüncü denemesinde açtı kapıyı. Işıklar yanıktı. Demek ki Ersin eve gelmişti. Sabahki ufak tartışmalarından sonra Ersin dışarı çıkmış, Figen de evin içinde kalamayıp arkadaşına gitmişti. Her zamanki saçma tartışmalardan biriydi bu da. Ersin duvardaki saati atıp yenisini almak istemiş, Figen ise buna karşı çıkmıştı. Sonra eski defterler açılmış, bir tartışma alıp yürümüştü. Yeni bir kavga konusu olmaması için eve erken döndü. Zaten telefonu da kapanmıştı. Ersin için çok iyi bir malzeme olabilirdi bu konu.

Oturma odasına girdi o meşhur saat çarptı gözüne. Yere düşmüştü ama hala çalışıyordu. Dikkat etti, gariplik vardı: 6 saat birden ileriye atmıştı. Çok da aldırmadı. Ersini görmek istiyordu. Yavaş yavaş yatakodasına yöneldi. 15 yıllık parkeler tekrar gıcırdamaya başladı. Sonrasında derin bir sessizlik ve duyulan iki ses…

İlki Figenin acı bir çığlığıydı…

İkincisi ise Figene eski sevgilisi tarafından hediye edilmiş duvar saatinden gelen zalim kahkahalardı. Tik tak tik tak tik tak…

6 Eylül 2010 Pazartesi

soner sarıkabadayı üzerine

öncelikle burdan kendisi hakkında derin önyargılarım olduğu için özür diliyorum. gerçi sesimi duymaz ama olsun bir nevi vicdan rahatlatma. zaten bendeki bu önyargı olayı çok garip. bi insan hakkında çok kolay önyargı kurup ondan uzak durabiliyorum ama bi vesile olup o insanla temas haline geçersem bi o kadar çabuk yıkılıyor önyargılarım. belki bendeki enayi seviyesindeki "insanı olduğu gibi kabul edebilme" yeteneği(veya laneti) yüzünden kendi kendime geliştirdiğim bir savunma mekanizması. neyse sonerle olan durumun bunla bi alakasıy yok. hatta ilk izlenimim iyi olmuştu okanda izlemiştim. vay be adam bi liraya single çıkartmış işte ticari zeka dedim. fakat sonraları bir arkadaşımın sohbet sırasında "yanlış anlama soner sarıkabadayı fanı falan değilim ıyy kıro" şeklindeki söylemiyle önyargı yolundaki ilk adımımı attım. sonraları onu kızdırmak için sık sık olmayan soner hayranlığından dem vurdum bu sayede sonerin kıro işiliğine iyice inandırdım kendimi. sonraları piyasada hoşuma giden ne kadar şarkı varsa hemen hepsinin sonere ait olduğunu öğrendim. özellikle sertabın şarkıları.
sertab zaten başka bir yazı konusu. ileride "güzelliklerinden öte diğer özelliklerine hayran olduğum dişi varlıklar" adında bi derleme yaparsam ikinci sırada yer alacak kişidir. ilki kesinlikle gülse birseldir. sertabın bu son albümü çok güzel gerçekten özellikle koparılan çiçekler başyapıt denecek ölçüde. ve soner hakkında yavaş yavaş çatırdayan önyargılarım o şarkınında sonere ait olduğu bilgisiyle tuzla buz oldu. gerçekten takdir ettiğim bir müzisyen haline geldi pek içinde olmadığım pop dünyasında. umarım böyle devam eder. son olarak koparılan çiçeklerden bir bölümle veda ediyorum canlarım.

İyi ki varsın,
İyi ki sevmişim seni
Hem aldın, hem çaldın
Helal sana

Yok istemem diyen gönlüm
Çöle bile razı şimdi
Yanlış yola giden bendim
Lütfen dön gel

3 Eylül 2010 Cuma

Kerem gibi

Hava kurşun gibi ağır!
Bağır
bağır
bağır
bağırıyorum!
Koşun
kurşun
erit-
-meğe
çağırıyorum...
O diyor ki bana:
-Sen kendi sesinle kül olursun ey!
Kerem
gibi
yana
yana...
"Deeeert
çok,
hemdert
yok"
Yürek-
-lerin
kulak-
-ları
sağır...
Hava kurşun gibi ağır...

Ben diyorum ki ona:
-- Kül olayım
Kerem
gibi
yana
yana
Ben yanmasam
sen yanmasan
biz yanmasak,
nasıl
çıkar
karan-
-lıklar
aydın-
-lığa.
Hava toprak gibi gebe.
Hava kurşun gibi ağır.
Bağır
bağır
bağır
bağırıyorum.
Koşun
kurşun
erit-
-meğe
çağırıyorum......




Çok sevdiğim bir Nazım şiiri. Hele Genco Erkal okuyorsa
dört katına falan çıkar dinleme zevki.
Aslında toplumsal içerikli,insanı birşeyler yapmaya iten bir şiir
(hemen her nazım şiiri gibi) olarak yazılsa da içimdeki kara bulutların yoğunlaştığı
anlarda ilk aklıma gelen şiir olur nedense.
Ve evde yalnızken okunduğunda rahatlamaya yol açar.

toparlanma

epey oldu buralar uğramadığım. yazmak için hep bir sebebim yokmuş demekki benim. öyle düşünüyordum dün gece. ama bu sabah açıp tekrar toparlayasım geldi buraları. farkettiğim şey artık kendimle ilgili tespitleri büyük ölçüde bıraktığım. evet bıraktım gerçekten de. fakaat çevrem ve insanlar hakkında ilginç gözlemlerim devam ediyor. ben de burdan kayda geçirmek istiyorum bunları. bakalım bu hevesim ne kadar sürecek? önemli değil sürdüğü yere kadar.

17 Ocak 2010 Pazar

Yazar mıyım? Bilmiyorum.

Evet bende modaya uyup bir blog açtım kendime. Bir nevi günce oluyor bu bloglar. İnsanların kimisi en özel hislerini buraya döküp sonra her yerde reklamını yapıyorlar. Bu günce fikrine ters oluyor sanki. Daha çok sana o yazıları yazdıran insana sesini dolaylı yoldan duyurmak için yazıyorsun sanki. Sanırım ben olabildiğince gizli tutucam bu blogu. Yıllardan beri birşeyler karalamamış olan ben şimdi buraya yazar mıyım? Bilmiyorum. Aslında dün gece, daha önce yazdığım hikayeciklere bakınca kendimi değişik hissettim. O zaman ki hislerimi tekrar yaşadım, hatıralar canlandı gözümde. Demek insanlar bu yüzden günce tutuyormuş. Bu zamana kadar günce yazmayı denemeyen ben bu bloga yazı yazar mıyım? Bilmiyorum. Şu hikayeler... İlk paylaştığımda bir çok insandan olumlu tepkiler almıştım. Belkide beni kırmamak için öyle demişlerdi. Şimdi ben gerçekten bir yazar mıyım? Bilmiyorum. Sanırım bunu zaman gösterecek...